<iframe src="http://webkaynak.org/doviz2/doviz.html" width="571" height="40" scrolling="no" border="0" frameborder="0"></iframe>


RADYO AİLEM 2. YAŞINDA

Aktif Kullanıcı Sayısı:3 kişi
Üyelik Giriş

E-Mail:
Şifre  :

Şifremi Unuttum

Üye Olmak İstiyorum
Radyo Ailem
Resimler
Makaleler
Yayıncılar
Forum
Ziyaretçi Defteri
İletişim
Şiir Köşemiz
Faydalı Linkler
 













tasarım & yazilim (c) mny
 
 



 
 

Bugun:01.08.2010 Hoşgeldiniz   





                  
                TÜM DOSTLARA SELAM OLSUN.....

   

Sevgili Ailemiz İnfo dostları ,

Sitemiz pazar günü talihsiz küçük bir saldırıya uğramıştır.

Bir günlük aksaklıktan sonra tekrar sizlerle birlikte olmanın keyfini sürmekteyiz. Bizlere bu küçük aksaklığı yaşatan küçük beyinli arkadaşların teşhirini de buradan çok yakında yapmayı umuyoruz. Sanıyoruz kısa bir süre de sonuca ulaşacağız.

Türkü keyfimize kaldığımız yerden devam etmenin, dostlarımızla birlikte olmanın , herşeye rağmen dimdik ayakta durmanın , her daim yolumuzda ilerlemenin keyfini hep birlikte sürmek dileği ile,

Ailemiz.İnfo yönetim

DUYURULAR

YAYINCILARIMIZ >>>

  

                            GÜNDEM                      

 

      Boşadı Çürük Ahmet otuz iki avradı, Kandırıp üst üste aldı boşadı, Daha ilk celsede işi kavradı, Hepsine bir sebep buldu boşadı. Kırk kapıya dünür gitti nenesi, Otuzunda avrat gördü sinesi, Düşük çıktı Döne Kızı’n çenesi, Dırdırdan usandı, yıldı boşadı. Neriman kör idi, Ayşe sağırdı, Necmiye’nin eli biraz ağırdı, Kezban geldiği gün ikiz doğurdu, Bak şu işe dedi, güldü boşadı. Televizyon, radyo kendine kaldı, Yatağı, yorganı Fadime aldı, Sıra yerde duran halıya geldi, Onu da ikiye böldü boşadı. Saymakla biter mi kâfir’in suçu, İmam nikâhlıydı avradın üçü, Sarılıp giderken Ayten’in göçü, Ardından teneke çaldı boşadı. Hacıdan getirdi güzel Serap’ı Veresiye aldı gidip şarabı, Canından bezdirmek için arabı, İçip içip eve geldi boşadı. Türlü derdi çeker iken Nezahat, Üzerine kuma geldi Sebahat, Üzülmedi öldü diye Nebahat, İki rekât namaz kıldı boşadı. Bir şarkıcı kadın almıştı bardan, Bütün köylü bıktı cazdan, gitardan, Şikâyet gelince Koca Muhtar’dan, Babasına haber saldı boşadı. Avrupa’da geçti sekiz, on ayı, Bir Alman kocadan aldı Helga’yı, Ondan da kaçırdı Süleyman Dayı, Elleri böğründe kaldı boşadı. Böyle evlat olmaz ben gibi erden, Diyerek fırladı olduğu yerden, Kopyalamış dedi komşu Ömer’den, Hacer’in suçunu bildi boşadı. Nikah memurunun canına yetti, İlçede evlenme cüzdanı bitti, Beşini nikahsız idare etti, Hepsini gönlünden sildi boşadı. Dokuz avrat daha aldı sırayı, Rasim der ki, O da buldu belayı, Boşayamaz denen Cadı Nuray’ı, İnat için kendi öldü boşadı. 21.02.2009 Rasim köroğlu .
muharrem narin

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık ! Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik ; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik. Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında, dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür... Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki : Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir. Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız? Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır. Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin. Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir misafir gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun? Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz. Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin. Herkesin bağlı olduğu koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz: Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız. Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denebilirdi : Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz. Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey yitirmiş olmuyorsunuz. Bizden önce geçmiş zamanları düşünün, bizim için onlar yokmuş gibidir. Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz? Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere gitmiyor mu? Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak. Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu? Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanın ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık! Öldüğünüz zaman yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz. İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne de hayatları arşınla ölçülemez. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün. Son gününüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün varır. Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de, başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle. İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız.” Yaşamının nedenini bilen insan ölümünün de nedenini bilir ve ölümden korkmaz. İnsanın ölümden korkması doğal görülmelidir. Bu korku sadece insanın önünde sınırlı bir zamanın bulunduğu hakkındaki bilgi değildir, ölüm hakkındaki bilgisizliktir. Böyle bir duyguya sahip olmak doğaldır. Fakat bütün insanların böyle bir duyguya sahip olduklarını söylemek güçtür. İnsanlar arasında gününü gün eden ya da öbür dünyaya hazırlananlar vardır. İnsanlar değişik değer duygularına sahiptir. Değer duygusu, insanın eylemlerini yöneten etkendir. Böyle olduğuna göre bu dünyayı bir zindan, gelip geçici bir dünya olarak görenler daima çıkacaktır. Hangi görüşe inanılırsa inanılsın bilinmelidir ki; Yaşam insan için en büyük armağandır. Ama tesadüfen gelmiş olsun, ama Tanrıdan olsun, bu armağan en güzel şekilde değerlendirilmelidir. Bir dine bağlanmayan insanın da maneviyatı vardır. O da yaşamda karşılaştığı trajik olaylardan derin bir şekilde etkilenir. O da kaybettiği arkadaşlarının, ana babasının veya çocuklarının ardından matem tutar, o da duygusal şiirler, öykü ve romanlar yazar. O da insanları eğlendirir, güldürür. O da bu yaşamdan zevk alır. O da acıma, şefkat duygularına sahiptir. Yardımlaşma ve dayanışma artsın ister. O da ülkesini ve ulusunu sever. Hatta dinlerden daha çok insancıdır, barışçıdır belki. Zalimlere, kötülere karşıdır. Dünyada adaletten, huzurdan, saadetten yanadır. Namusluların, dürüstlerin, iyilerin egemenliğini ister. Bir seçim, bir tercih imkanı olsa, o da dünya yaşamını sorgulanmasını ve ahiret hayatında iyilerin cennetle mükafatlandırılacağı sonsuz bir yaşamı isteyebilirdi. Cehennemi çok ağır, kabullenilemeyecek bir ceza olarak düşünürdü belki, kötüleri yakma değil de kötü bir hayatla ya da hayatsızlıkla cezalandırılsın diye isteyebilirdi. Tanrı inancı ile dini inançları farklı değerlendirmek gerekir bence. İnsanın Tanrıya inanmasında pek yadırganacak bir durum yoktur. Bireyin Tanrı inancının topluma bir etkisi olamaz. Ancak dinsel anlamda kurumlaştığı takdirde insanları kategorize eder ve ayrımcılığa, bölünmelere, çatışmalara yol açar. Tanrı inancında olan bir insanın herhangi bir dine bağlanmasına gerek olmadığı gibi, bağlı olduğu dinde gördüğü yanlışlar, mantıksızlıklar ve saçmalıklar üzerine dini inancını terk ederken Tanrı inancını da terk etmesi yanlıştır. Dinler Tanrı inancını temel alarak oluşturulmuşlardır. Bilinçli bir araştırma ve akıl yoluyla ulaşılmayan, aileden, çevreden etkilenerek edinilen Tanrı inancı temelsizdir. Bu yolla sahip olunan inançlar, dinde çelişki ve kuşkuya düşüldüğünde kolay yitirilirler. İnananların çok büyük çoğunluğunun inancı bu şekilde olup, dinden kopmalar, sonuçta Tanrı inancından da kopmayı getirmektedir. O nedenle de, bilinçsizce edinilen bir dindarlık yerine, bilinçle elde edilen dinlerden bağımsız bir Tanrı inancı çok daha sağlıklı üstelikte zararsızdır. Dinlerin Tanrısı vardır ama Tanrının dini olamaz. Tanrı, insanlardan bir inanç bekliyorsa, herhangi bir dine değil, kendisine inanç bekliyordur. Dinler öyle mezheplere sahiptir ki, bu mezhepler neredeyse ayrı bir din gibidir. Dolayısıyla dünyada yüzlerce çeşit dinden bahsedebiliriz. Bunların tamamının doğru olması mümkün olmadığına göre, insanların büyük çoğunluğu din konusunda aldanıyor demektir. Her insan kendi dininin doğru olduğuna inanır ve birtakım çelişkileri olsa da çevre etkisi ile bunları dile getiremez. Bilimin zayıf olduğu ilk ve orta çağlarda Tanrı inancının dayanakları çok daha güçlüydü. İzahı olmayan, açıklanamayan doğa olayları, varlıkların mükemmelliği ve evrenin muazzam yapısı karşısında bir yaratıcı kudrete inanç kaçınılmazdı. Dolayısıyla dinler kolaylıkla kök saldı, yayıldı. Çağımızda bilim birçok soru işaretini artık cevaplandırmış, hatta dinlerdeki çoğu bilimsel yargıların yanlışlığını ortaya koymuştur. Dinlerin karşısındaki en etkili bilimsel teori ise evrim teorisidir. Evrim teorisinin, dinlerdeki yaratılış teorisini yıkıcı özelliği olmasına karşın, Tanrı inancı konusunda bir iddiası yoktur. Çünkü Evrim teorisinin Tanrıdan olduğuna inananlar da vardır. Nitekim evrim teorisi’nin kurucusu olan Darwin, bu durumu şöyle izah etmiştir. Alıntı: “En aykırı fikirleri savunduğum zamanlarda bile, Tanrının varlığını inkar edecek bir ateist olmadım” (John Fordyce’e mektubu, 7 Mayıs 1879) “Bir insan hem Tanrıya hem de evrim fikrine inanabilir. Bundan şüphe edilmesi bana saçma geliyor.” (John Fordyce’e mektubu, 7 Mayıs 1879) Varlığı ve yokluğu ispat edilemeyen Tanrı inancı bana göre bir tercihtir. Benim tercihim Tanrıya inançtan yanadır. Ancak dinlerde ifade edilen tanımda bir Tanrıya değil. Tahtında oturan, insanların kaderini belirleyen, davranışlarına müdahale eden, dualarını kabul eden, depremle, kasırgayla cezalandıran, zenginlikle mükâfatlandıran, güreşen, nikâh kıyan, savaşlarda bir tarafa yardımcı olan, insan suretine giren vb. Tanrıya inanmıyorum. Ben evrendeki bu sonsuz madde ve enerjinin ezelden beri varolduğuna inanmadığım için, bu muazzam enerjinin bir başlangıcı olduğunu düşündüğümden, bir İLK’e, sürekli enerji üreten bir kaynağa inanıyorum. Bunu tanımlayamıyorum ama gelecekte bilimin buna ilişkin teoriler üretebileceğini düşünüyorum. İnandığım Tanrının ise bütün evreni dünyadaki insanlar için yaratmış olmasını mantıklı bulmuyorum. İnsanlar için sadece bir güneş sistemi yeterli iken her birinde milyarlarca yıldız sistemi olan milyarlarca galaksinin olduğu evrenin gayesi yalnızca dünyadaki insanlar olamaz. Hesaplanabilir evrenin büyük bir duvar haritası çizilebilir olsaydı, dünya o haritada yer alamazdı herhalde. Dolayısıyla evren insanoğlu için çok büyük bir sırdır. Kısıtlı imkanlarıyla güneş sistemine mahkum kalmış insanoğlunun kendi galaksisini dahi araştırması, keşfetmesi olanaksızken, milyarlarca galaksi ve bilinemeyen evrenin ötesi daima bir sır olarak kalacaktır. Tanrının var olup olmadığını ve varsa evrendeki gayesinin ne olduğunu tespit etmek de mümkün olacak mıdır bilinmez.. İnsanlar, dinlerin ilkel yasalarıyla, akıldışı tabularıyla, yararsız ibadetleriyle yaşamlarını zehir etmesinler. Hayatlarının doya doya tadını çıkarsınlar. Ama bunu yaparken insani değerlerden uzaklaşmadan, çıkarcı davranmadan, çevresine ve insanlara zarar vermeden, kendi özgürlük sınırları içinde ve diğer insanların haklarına duyarlılık göstererek. İnsan ait olduğu sosyal yapıda kişiliğiyle, onuruyla bir ahlaki alana sahiptir. Bireyselliğinden, egoizminden sıyrılıp toplumsal yaşamın gerektirdiği değerler bütününe sahip olmalı, tavır ve davranışlarında, yaşam tarzında, karar ve uygulamalarında bu değerlere ters düşmemelidir. Bireyler, ait oldukları sosyal alanda toplumun hassas olduğu yaşam hakkı, aile kutsiyeti, can-mal-ırz güvencesi, düşünce ve inanç özgürlüğü, adalet, yardımlaşma vb. konularda aykırı yaklaşımlardan kaçınmalıdır. İyi bir insan olmayı, kötülüklerden uzak durmayı, toplum düzen ve disiplinine ayak uydurmayı Tanrı inancının getirdiği zorlama ile yapabilenlerin, bir Tanrı kamerasıyla izlendikleri düşüncesiyle yaşamını iyiliklerle, güzelliklerle donatmak isteyenlerin bu düşünceleri saygıyla karşılanmalıdır. Büyük dert ve sıkıntılar içinde olan, çaresiz bir hastalık ya da bir bela ile karşılaşmış, Tanrıdan başka tutunacak bir dalı kalmamış insanların manevi duygularını yokedecek tavırlardan uzak durulmalıdır. Hurafelere sığınmak yerine, yaşama tutunmak için insanlar acılı zamanlarında, bunalım dönemlerinde Tanrıya sığınabilmelidirler. İnsanlığın çağımızdaki düzeyinde salt bir Tanrı inancının getireceği zarar yoktur, yeter ki dinlerden bağımsız ve özgür bir Tanrı inancı olsun. ..26.12.2009 14:30:17
muharrem narin

EZİLMIŞ INSANLARIMIZI HAKLARINI DILE GETIRMEK ONUR VERICIDIRR SIZLERLE GURUR DUYUYORORUZ..08.12.2009 22:20:18.
zeynep ateş

sevgılı malatyalılarrrr bendee bır alıveı dostunuz olarakk sızlerı candan tebrık ederımmm canı gonüldennn yayınınızın devamını temenı ederımm canı gönüldenn..08.12.2009 20:19:25
zeynep ateş

Sana "Nasılsın?" diye sormayacağım... Başkaları sorduğunda onlara ne kadar harika, ne kadar muhteşem, ne kadar olağan üstü olduğuna dair verecek onlarca cevabın var biliyorum. Bir kez daha aynı sözleri duyacağımı bildiğim için sormayacağım sana o soruyu... Sormayacağım; çünkü, hayatında yaşadığın bitmez tükenmez sorunları yüreğinin kanayışını, hayatının eksilişini, içinin daralışını, yaşama sevincinin tükenişini biliyorum... Sormayacağım; çünkü, yaşadığın ya da yaşamak zorunda olduğun çevreyle, seviyorum dediğin kişilerle ve hatta tüm insanlarla ortak paydalarının ne kadar az olduğunu ve buna rağmen hala umudunu yeşil tutmaya çalıştığını biliyorum... Sormayacağım; çünkü, hayatında yakın geçmişe kadar, tüm çevrendekilerin gıpta ile baktığı bir çok şey başarıp meyvelerini toplamak için çok çalıştığını, ancak bu topraklarda senin gibi insanların önüne ne derece devasa engeller dikildiğini ve senin bu engelleri aşabilme gücünün tükenme aşamasında olduğunu biliyorum... Sormayacağım; çünkü, umduğun, istediğin hayatı bir türlü yakalayamayan ama yine de bulduğunla yetinmen gerektiğini hissettiren insanların alaycı tavırlarının seni nasıl kahrettiğini, nasıl yorduğunu biliyorum... Sormayacağım; çünkü, bu topraklarda yeteneklerine göre değil kimin yanında durduğuna göre değer kazandığını bildiğini ve bunun sana acı verdiğini, dirensen de kendini artık buralara ait hissetmediğini biliyorum... Sormayacağım; çünkü, geleceğe ait bir çok beklentin olduğu ve bunun için ölesiye çabalamana rağmen, sevdiğin ve en yakınım dediğin insanların hayata bakışını anlamamaktaki ısrarının seni çok üzdüğünü biliyorum... Sormayacağım; çünkü, insanların özgürlüğün ne olduğunu bilmediği, bilenlere ise bir kaç gömlek bol geldiği ve o özgürlüklerin sadece kendine ait bir hak olarak görülmesinin sana acı verdiğini biliyorum... Sormayacağım; çünkü, "serde erkeklik var" diyemeyip, saklamadan, gizlemeden, utanmadan ağlayabildiğini, "ağlamak ne zamandan beri hak oldu, alındı, satıldı, verildi, lütfedildi?" diye isyan ettiğini biliyorum... Sormayacağım; çünkü, bazen avazın çıktığı kadar bağırarak, bazense sadece susarak, bazen sayfalar dolusu yazarak, bazen de ağız dolusu konuşarak sevdanı anlatmak istediğini, ama yine de beceremediğini görüp hayata küstüğünü de biliyorum... Evet sana "nasılsın?" diye sormayacağım... Şimdi yıka elini yüzünü, gülümse aynalara, kendine çeki düzen ver ve her zaman senden bekledikleri maskeyi tak yüzüne... Gülümseyerek "harikayım, nasıl iyi olmam ki" de yine.....04.12.2009 08:55:59
muharrem narin

merhaba degerli dostlar,tüm radyo ailem katılımcılarının bayramlarını yürekten kutlar saglık,mutluluk ve huzurlu bayramlar dilerim...sevenlerinizle ve sevdiklerinizle nice bayramlar....27.11.2009 11:20:52
vedat efe

                                                                         

Burcunuzu seçin, falınızı okuyun

     Güzel Şehrimiz Malatya